“Amerika Yaptırımları Sertleştirebilir”

Türkiye bir yandan Türk Amerikan ilişkilerindeki krizle meşgulken, bir yandan da evsahipliği yaptığı Suriyeli mültecilerin Türkiye’ye getirdiği ekonomik ve sosyal yüklerle başa çıkmaya çalışıyor. Washington Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Soner Çağaptay, bu iki gündem maddesini Amerika’nın Sesi’ne değerlendirdi.

Washington Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Soner Çağaptay, Erdoğan ve Trump arasında varıldığı iddia edilen bir anlaşmanın krize zemin hazırladığı inancında.

“Türk-Amerikan ilişkilerinde zaten gerilim mevcuttu. İki ülkenin bürokratik kurumları arasında çeşitli konularda anlaşmazlıklar üzerine müzakereler yapılıyordu, anlaşmazlıkların listesi de gayet uzun.

Belki de bu kriz hiç bir zaman çıkmayacaktı fakat bana göre Amerikan Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan NATO zirvesindeki görüşmesinden ayrılırken, sanki Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir anlaşma yaptığı konusunda izlenim edinerek ayrılmış, bu izlenim de şu;

Cumhurbaşkanı Erdoğan Amerikan Başkanı Trump’tan İsrail’de tutuklu bulunan bir Türk aktivistin serbest bırakılması için İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu nezdinde etkinliğini kullanmasını talep etmiş, Trump da bunun karşılığında Erdoğan’ın Brunson’ı serbest bırakacağını düşünerek NATO zirvesinden ayrılmış. Washington’a döndükten sonra Trump, Netanyahu’yu, İsrail Başbakanı’nı arıyor.

Oradaki Türk aktivistin serbest bırakılması için girişimde bulunuyor. O aktivist Türkiye’ye dönüyor. Arkasından Trump’ın aldığı haber Brunson’ın serbest bırakıldığı değil, hapisten ev hapsine çıkarıldığı yönünde bir haber, işte o aşamada kriz iki ülkenin bürokrasisi arasında bir kriz olmaktan çıkıp Başkanlar düzeyinde bir krize dönüşüyor. Trump ilk defa Türk- Amerikan ilişkilerinde dümeni, idareyi eline aldı Amerikan bürokrasisi içinde. Ve şunu şart koşmaya başladı; Trump’ın anladığı biçimiyle arada bir anlaşma olduğu için o aşamada da Trump kendi üzerine düşeni yaptığını ancak Erdoğan’ın kendisine düşeni yapmadığını düşündüğü için Brunson’ın serbest bırakılmasını şu an ilişkileri normalizasyonu için şart koşmakta. Öyle görünüyor ki; Amerikan sisteminde çok yoğun ve kuvvetli yetkileri olan Trump açısından Brunson serbest bırakılmadıkça Türk-Amerikan ilişkilerinde normalizasyondan bahsetmek mümkün değil”

Amerika’nın krizin çözümü için tek şartı Brunson’ın serbest bırakılması.

“Sorunlar bir anda aşılmasa da, bu, krizin çözümü yolunda atılacak önemli bir adım olacak” diyen Çağaptay,

“Başkanlar arasında kriz olmaktan çıkacak tekrar bürokrasiler arasında bir krize dönüşecek o zaman. Daha az gerilimli, sürdürülebilir olacak çünkü bürokrasiler sonuçta ilişkilerin çökmesini istemeyen kurumlardır, devamını isteyen kurumlardır. Dolayısıyla şu anda gördüğümüz yoğun gerilimin bir kısmının gazı alınmış olacak, ilişkilerdeki gerginliğin payı azalmış olacak” değerlendirmesinde bulunuyor.

Bir ihtimal de Amerika’nın yaptırımlarına ve ek vergi uygulamalarına aynen karşılık veren Türkiye’nin, rahip Brunson’ı serbest bırakmaması. Çağaptay’a göre Türkiye’nin bu tutumunu sürdürmesi, daha derin bir ekonomik krizin kapıda olduğunun göstergesi.

Soner Çağaptay,“Eğer bu Brunson krizi çözülmezse bence kısa vadede ilişkilerdeki yükselen gerilim devam edecek. Amerika’nın elinde ekonomik yaptrım aletleri olduğunu biliyoruz, ne yazık ki bunların bir kısmını Türkiye’ye karşı kullanma ihtimali var. Şu an kriz var. Türkiye’nin yaşadığı birbirinden bağımsız ekonomik kriz, Amerika’yla yaşananlardan bağımsız daha önceden başlamıştı zaten, ekonomideki büyümenin yavaşlayacağı hatta başlayacağı beklentisiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan seçimleri erkene alarak Kasım 2019 yerine Haziran 2018’de yaparak, ekonomideki yavaşlamadan önce seçimleri yaparak, aslında kendisi açısından biraz taktiksel başarılı bir adım attı. Fakat Türkiye’deki ekonominin yavaşlayacağı zaten öngörülen bir kanıydı. Bundan bağımsız olarak Türk-Amerikan ilişkilerinde bir kriz var, siyasi bir kriz. Brunson bazlı ama başka konuları da içeren. Ama iki kriz artık iç içe geçmeye başladı çünkü Amerika’nın Türkiye’ye uyguladığı ekonomik yaptırımlar zaten kırılgan olan Türk ekonomisi üzerinde menfi etki yaratmakta. Piyasalara verdiği mesaj; Amerika’nın yaptığı ekonomik yaptırımlar Türkiye’nin güvenli bir ülke olmadığı yatırım yapma açısından dolayısıyla Amerika ile olan kriz çözülürse Türkiye’nin ekonomik krizi belki yok olmayacak ama durdurulacak, hatta tersine dönecek diyebiliriz. Amerika’yla kriz çözülmezse belki ekonomik kriz de gittikçe derinleşecektir siyasi kriz. Şu anda belki de yapılması gereken; iki krizi birbirinden ayırmak. Bu açıdan olumlu bir gelişme var o da şu; Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Amerikan Başkanı Trump birbirlerine direkt olarak saldırmadı, çok fazla eleştirseler de ‘karşı ülke’ dediler, ‘onlar’ dediler ama hiç bir zaman isim vererek diğer tarafı eleştirmediler. Ben de buradan şunu çıkartıyorum; aslında hem Sayın Cumhurbaşkanı hem de Trump, ilişkilerde normalizasyon, bir tür ‘reset oluşturma konusunda belki de kendilerine ve karşı tarafa bir zemin bırakmak istiyorlar. Bu da olumlu bir çıkarsama diyebilirim. Çünkü iki ülkenin başkanı ilişkilerde kopuşu istemiyor. Hatta tekrar biraraya gelmek istiyorlar gibi düşünebiliriz. Demek ki müzakerelerin olumlu sonuç vereceğini ve ilişkilerde bir kopma yaşanmayacağını düşünebiliriz ve ümit ederiz ki Amerika’da yaşanan gerginlik de Türk ekonomisine daha fazla menfi etkide bulunmayacak”

Çağaptay, iki dost ve müttefik ülke olarak devam eden ilişkilerin kopma noktasına gelmesinde Trump’ın konuya bakışının etkili olduğunu düşünüyor. Ve bu noktada Başkan ve Amerikan bürokrasisindeki yaklaşım farkının altını çiziyor.

“Bu beklenmeyen bir tepki, Amerikan bürokrasinin belki de onay vermeyeceği bir tepkiydi ama burada Türkiye’nin kaçırdığı şu oldu. Trump’ın krizin idaresini ele almasıyla bu yaptırımlar devreye girdi. Amerikan bürokrasinin asla evet demeyeceği yaptırımlardı bunlar çünkü Amerikan bürokrasisi Türkiye’yle ilişkilere uzun soluklu bakan, ilişkilerin çökmesini istemeyen hatta ilişkilerde risk almayı sevmeyen bir bürokrasiydi. İdare Trump’ın eline geçtiği için, Trump da bu konuda Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir anlaşması olduğuna inandığını düşündüğü için bu anlaşmadan da kendi payına düşeni yerine getirdiğini düşündüğü ancak Sayın Erdoğan’ın kendi üstüne düşeni yerine getirmediğini düşündüğü için daha sert yaptırımlara gitti, daha da sertleştirebilir diyebiliriz” diye devam ediyor.

Krizin çözümü yolunda atılan adımlardan biri de Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal başkanlığındaki bir heyetin Washington’a yaptığı kısa ziyaretti. Türk tarafından ziyarete ilişkin resmi bir açıklama gelmezken, Amerikan tarafının yaptığı kısa açıklamalar ziyaretin sonuç vermediği yorumları yapılmasına neden oldu.

Soner Çağaptay’a göre bu heyet ilişkilerde bir kriz çıkmaması için son şanstı.

Çağaptay, “Amerika o aşamada hala Brunson’ın serbest bırakılması için diretiyordu. Serbest bırakılmadığı takdirde ilişkilerde başka hiç bir konunun müzakere edilmeyeceği dile getiriliyordu. Benim anladığım; heyet başka konuları da müzakere etmek için gelmişti. Ve dolayısıyla Amerikan tarafı açısından ‘non-starter’ denilen, yani başlangıcı olmayan bir sürecin içinde gibi görülüyordu. Dolayısıyla belki bu açıdan kaçırılmış bir fırsattı. Türkiye Brunson’ı serbest bıraktığı takdirde diğer bütün sorunların diplomasi yoluyla çözülebileceğine inanıyorum ben” diyor.

Türkiye bir yandan bu krizin etkilerini yaşarken bir başka kriz de sayıları 3 milyon 600 bini bulan Suriyeli mültecilerin sosyal ve ekonomik hayata etkileri. Washington Enstitüsü’nün araştırması bu konudaki tüm gerçekleri gözler önüne seriyor. Soner Çağaptay’ın kaleme aldığı rapor, Türkiye’deki Suriyeli mültecileri her yönüyle değerlendiriyor.

“Türkiye’nin nüfusu en son sayıma göre 81 milyon. 3.6 milyon Suriyeli mülteci var. Bu Türkiye’nin nüfusuna yüzde 4’lük bir katkı demek, bu 1923-1924’te yapılan Türk Yunan mübadelesinden sonra Türkiye’nin demografik yapısındaki en büyük kitlesel değişim anlamına geliyor. Dolayısıyla son yüz senedir Türkiye’de böyle ciddi bir kitlesel değişim yaşanmamıştı. En son yaptığımız araştırmalar Washington Enstitisü’nün web sayfasında da yayınladık; bunun Türkiye’ye demografik, sosyal, ekonomik etkilerine bakıyoruz. Şunu söyleyebiliriz; Türkiye’nin 81 vilayeti var, mültecilerin yüzde 80’i 12 vilayette, çoğu Güney’de; Adana ile Mardin arasındaki sınır vilayetlerinde ve onlara komşu olan iller ve Batı’daki büyük şehirler. İstanbul, Ankara, İzmir, Kayseri, Konya gibi yerler. Dolayısıyla mültecilerin etkisi dağılmış biçimde değil,12 vilayetle sınırlanmış biçimde. Bunlar içinde de tabii en önemlisi güney illeri. Çünkü bu illerin bir kısmında mülteci nüfusu nüfusun yüzde 20’sine tekabül ediyor. Urfa’da, Antep’te yüzde 15 kadar, Mersin’de yüzde 10 kadar, yine Mardin’de yüzde 10 kadar ve bu vilayetlerin üzerinde aslında büyük sosyal ekonomik yük oluşturduğu yönünde bir çıkarsamamız da var bu araştırmada. Üçüncü olarak da bu mültecilerin entegrasyonu, Türkiye’de barınma çalışma hakları gibi konulara baktık. Aslında çok fazla yol alınmadığı yönünde bir tespite vardık. Türkiye büyük bir fedakarlık göstererek çok ciddi sayıda mülteciye kapılarını açmış olsa bile, uzun vadede bunların yarattığı demografik yük Türkiye için büyük bir yük olacak” diye konuşan Çağaptay, kamplarda yaşayan mülteci sayısının toplam mültecilerin dörtte birini oluşturduğunu vurguluyor. Bu da kamplar dışında yaşayan mülteci sayısının azımsanmayacak oranda olduğunu gösteriyor. Mültecilere barınma ve çalışma izni verildiği halde bu seçeneği tercih etmemeleri, raporda yer alan bir başka tespit.

Suriyeli mültecilere vatandaşlık hakkı verilmesi Türkiye’de büyük tartışmalara neden olsa da Suriyeliler de bu konuda çok istekli değil. Tercihlerini bu haktan yararlanmama yolunda yapmaları, onlara getireceği ekonomik yükümlülüklerden kaynaklanıyor.

Çağaptay, “Vatandaşlık alan Suriyeli sayısı oldukça az. Yüzde 2’ye tekabül ediyor. Bu süreçte de aslında 5 sene ikamet edenlerin Türk vatandaşlığına başvurma müsadeleri var kanun açısından ancak pek çok kişinin bu hakkı kullanmadığını gördük. Dolayısıyla bu konuda da Suriyeliler insiyatifi ele almış değiller. Entegrasyon konusunda ciddi adım atmış değiller’ diyor.

Suriyeliler’in eşit şartlar sunulması halinde doğdukları yerde yaşamak isteyeceklerini belirten Soner Çağaptay, ölüm ve zulüm riski ortadan kalktığında Suriyeliler’in bir kısmının ülkelerine dönmeyi tercih edeceklerine inanıyor.

Yorumlar
Yükleniyor...

ZERnews daha iyi kullanıcı deneyimi için çerezler kullanır. ANLADIM Daha fazla oku...